Neden Film Seyrediyoruz?
Her sayıda farklı bir isme yönelttiğimiz sorumuzu bu kez öykücü ve editör Zeynep Delav cevapladı.
Neden Film Seyrediyoruz?


Sevin Okyay "Sinemayı, perdedeki dünyalara girmek için de seyrederiz. Oralara kaçmak için değil, o dünyalarda yaşananları paylaşmak için. Belli sanatçıları ya da işlerini görmek için de."
05.12.2014 Büyülü Fener ve Hayal Perdesi
Zor bir soru, bunu cevaplandırmak için en kolayı, belki de bir kesişme noktasında durmak olur. Film seyredeyim mi, yoksa başlamayayım/vazgeçeyim mi? Ancak, film seyretmeye genellikle çocuk yaşta başladığımız için, böyle bir seçim yapma ihtimalimiz azdır. Bizim devrimizde çocuklar bolca çizgi film seyrederdi. Ama şimdiki gibi uzun metrajlı çizgi filmler değil de, ya ana filmden önce gösterilen, ya da Pazar Sineması denen çocuk seansında birkaç tanesi arka arkaya gelen filmler. Onları sinemaya götüren büyükler de bu filmlerin mecburcu seyircisiydi.
 
Ama belki de bunun kolay bir soru olduğunu düşünüyorsunuzdur. Çünkü insanlar pek sıradan nedenlerle de film izlemeye gider: başka hayatlara kaçmak için, kafayı değiştirip başka bir şahıs olmak için, acep bana bir mesaj var mıdır diye; paylaşmak için, ısmarlama duygular edinmek için, kendi yapamadıklarını yapan karakterlerle yürek soğutmak için... Yani, rüyalarını canlı görmek için.
 
Peki, neden başka bir şey yapmıyoruz da sinemaya gidiyoruz? Başka sanat dalları da bize bunları yaşatabilir. Öncelikle edebiyat. Ama insanlar, hele yazılı-basılı şeyleri okuyanların sayısının gitgide azaldığı günümüzde, görme’yi okuma’ya tercih ediyor. Okumayı sevenler, bir filmi görmeden önce kitabını okumuş olanlar ise, uyarlamaların romanların hakkını vermediği konusundaki yaygın görüşün bir daha altını çiziyor. Bu aslında doğru, ama sonuçta edebiyat ile sinema da iki ayrı sanat dalı. Belki de bir filmi ille de kitapla mukayese etmek gerekmiyor. Belki en iyisi, buna uyarlama yapılan kaynaktan çok bir esin kaynağı olarak bakıp bir sanat olarak sinemanın, sanatçı olarak da yönetmenin hakkını teslim etmek.
 
Aslında bütün bunlar da laf-ı güzaf. Çocukken başlamış-büyükken başlamış, rüyalarına can vermek istemiş ya da aldırmamış, uyarlamalardan rahatsız olurmuş-olmazmış... Bence aslında iş bir Büyülü Fener meselesi. Ve Hayal Perdesi, elbette. Bence bütün iş, sizinle perde arasında olur biter. Belli bir süre bir karanlık salonda oturur, hayal perdesine büyülü fenerin ışığında vuran görüntüleri, başka her şeyi unutmuş halde, izlersiniz.
 
Ha, o görüntüleri sinema salonunda değil de evde, TV ya da DVD marifetiyle izliyorsanız başka tabii. Hatta artık sinema salonlarında bile bir seyirci tacizi söz konusu. Birbirleriyle konuşan, filmin ortasında takır takır çıkan, telefonlarına bir film boyu veda edemeyen, ışıklarıyla gözünüzü alan insanlar, sizinle seyrettiğiniz film arasındaki büyülü bağı kopartabilir.
 
Biz, sinema salonunda, kimse bizi rahatsız etmeden film seyrettiğimiz durumdan söz ediyor olalım, en iyisi. Edebiyat kişiyle en mahrem ilişkiyi kuran sanattır, doğru. Öyle ki, bazen ona kendimizce katkılarda bulunur, hayal eder ya da yorumlarız. Ama olumlu şartlarda seyredilen bir film de insanda aynı hissi uyandırabilir. Perdenin ışığı vurmuş yüzünüzle hem o salonda teksinizdir, hem de başkalarının varlığını hisseder, bir paylaşma duygusuna kapılırsınız.
 
Bu paylaşma duygusu da, en azından mahremiyet duygusu kadar önemlidir. Sinemanın ilk yıllarında, ABD’ye gelmiş ve yeni ülkelerinin dilini bile bilmeyen göçmenler, sinema sayesinde kendilerini o ülke halkıyla bir nebze bütünleşmiş hissetmişlerdi. Hikâyeyi özetleyen biri varsa ne dediğini anlamıyor, sonraları altyazıları okuyamıyorlardı ama, filmi tamamlayan piyano müziği, onlarda olup biteni biraz anlıyormuş hissi uyandırıyordu. Bir de, diğer seyircilerin tepkileri. Sinemanın bu doğrudan paylaşımı televizyonda yok. Birlikte izlediğin bir avuç insanla yorumlar yaparsın ama, esas paylaşım ikinci eldendir: ertesi gün hakkında fikir beyan etmek suretiyle. Böyle bir ikinci el paylaşıma, karanlık salonda birlikte olduğum insanların iç çekişleri, gülüşleri, kıpırdanmalarından doğan birinci elden paylaşımı her durumda tercih ederim.
 
Sinemayı, perdedeki dünyalara girmek için de seyrederiz. Oralara kaçmak için değil, o dünyalarda yaşananları paylaşmak için. Belli sanatçıları ya da işlerini görmek için de. Sevdiğimiz bir oyuncuyu, sevdiğimiz bir yönetmenin filmini izlemek bizi daima memnun eder. Ben, oyunculara çok değer veren bir seyirci olduğum için, onların özellikle iyi oynadığı filmlere, filmin kendisi iyi de olsa, kötü de olsa giderim. Sırf şunun bunun hatırına gitmeye bile değer gibisinden eleştiriler yazdığım olmuştur.
 
Sinemaya sadece sinemada olan, başka sanatların kapsamadığı şeyler için gideriz, gözlerimizi kelimeler yerine görüntülerle doyururuz.  Aslında, görüntüler ve kelimelerle. Son yıllarda gittikçe sinemaya yaklaşan, sinema kurallarını benimsemiş dizilerin övülmesinin nedeni de, besbelli, sinemayı televizyondan çok sevmemiz, daha sanatsal bulmamızdır.
 
Ben sinemayı hep 101 Dalmaçyalı’daki, tek başına kalmış da başını yana eğmiş, aslında perdeye değil de ekrana kapılıp gitmiş tombiş küçük köpeğin kapıldığı gibi bir sihre kapılarak seyretmek isterim. Karanlık salonumda, hayal perdemle başbaşa, büyülü fenerin ışıklarıyla yıkanarak... İşte sinemayı asıl böyle seyretmek isterim. Sihrini kaybetmeden...
 
 
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..