Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
20.05.2018 Köpek Adası Köpekler Kimi Rencide Etmiş Nesibe Sena Arslan

Ritmik, titizce ayrıntılandırılmış, kesikli ama akışkan, hem basit hem karmaşık, dantel gibi... Wes Anderson’ın dokuzuncu filmi ve Yaman Tilki’den (Fantastic Mr. Fox, 2009) sonraki ikinci stop-motion animasyonu Köpek Adası (Isle of Dogs), her sahnesi çok güzel bir şeyi seyrettirmekten bir an olsun vazgeçmiyor. Üstelik Köpek Adası güzel, suşi kadar teknik ve dikkat gerektiren bir yapım olduğu gibi akıllıca tartışmalar yürüten de bir film. 

Daha önce Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel, 2014), Tenenbaum Ailesi (The Royal Tenenbaums, 2002) ve Suda Yaşam (The Life Aquatic with Steve Zissou, 2005) ile Berlin’de yarışan Anderson, son filmiyle En İyi Yönetmen dalında Gümüş Ayı ödülünü bir animasyon filmle kazanan ilk isim oldu. Aynı zamanda festival, tarihinde ilk kez açılışını animasyon türünde bir filmle yaptı. (Yine bu yıl Altın Ayı’yı kazanan Dokunma Bana (Touch Me Not, Adina Pintilie) sebebiyle ciddiyeti sorgulanan Berlinale ve “gerçek” filmler karşısında hep ikinci planda kalan animasyonun itibarı için bunlar iyi haberlerdi.)
 
Film, estetiği itibarıyla altmışlar Japonya’sının yirmi yıl sonrasında geçiyor; tarihi vakıa olarak seksenler değil, fütürist unsurların yer aldığı bir paralel evrende. Hayali şehir Megasaki’nin köpekleri, sayılarının bir hayli artması ve yaşanan “köpek gribi” salgını sonucu şehrin dışında bir çöplük alana sürgün edilir. Vali Kobayashi’nin yasal koruyuculuğunu yaptığı on iki yaşındaki Atari, Çöp Adası’na gider ve burada bir grup köpeğin yardımıyla köpeği Spots’u bulmaya çalışır. Kıyının diğer tarafındaysa öğrenci değişim programıyla Japonya’ya gelen Amerikalı Tracy’nin liderliğindeki bir grup liseli, korku politikası güden yönetimin planlarını ortaya çıkarmaya çalışır. Muhalefetteki Bilim Partisi ise salgına karşı geliştirilen ilaç sayesinde uzlaşı ortamı sağlamak ve Megasaki’nin kaderini değiştirmek için mücadele eder.
 
Wes Anderson Tasarımı Japonya
Köpek Adası’nda Japonya, “kawaii” bir arka plan olmanın ötesindedir. Ülkenin sanat tarihi üzerine delice çalışılmış, geleneksel sanatlarından bolca ilham alınmış. Japonya’ya ait baskı tekniği “yüzen dünyanın resimleri” ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki muadil mimarı akımları takip eden Metabolizm tarzı, filmin kompozisyon biçimini oluşturur. Anderson’ın uzun süreli ortakları Alexandre Desplat’nın müzikleri ve Adam Stockhousen’ın prodüksiyon tasarımı da yine bu atmosferin belirleyici unsurları olur.
 
Film en ince ayrıntısına kadar stop-motion türünün hakkını veren artistik bir zevkle tasarlanmış. Aslında stop-motion için, tam anlamıyla bir zanaatkâr gibi çalışan Anderson’ın film diline en uygun teknik denebilir. Zaten animasyon türü haricindeki filmlerinin hemen hepsinde anlatı, karakterler ve fazlasıyla geometrik kurgu her an gerçek dünya bağlamından fırlayıp tasarı bir evrene dahil olacakmış izlenimi verir.
 
Anderson’ın söyleşilerinde belirttiği gibi Köpek Adası, Kurosawa ve Miyazaki’ye (özellikle, ilkinin kompozisyonları ve ikincisinin yarattığı dünyaların detaycılığına) çok şey borçlu. Benzerlikleri ve neyin nereden ödünç alındığını deşifre etmek keskin bir göz için zor olmasa da bu, filmi ikinci hatta üçüncü kez izlemeyi gerektirebilir zira filmin hem biçim hem içeriğinde her şey birdenbire gelişir ve hızla ilerler. Olay örgüsünün bir geçmişe bir şimdiye; bir karakterden diğerine, muazzam derecede detaylı bir sahneden öbürüne durmaksızın geçtiği filmin bu bakımdan en sinir bozucu tarafı, “sanırım bazı şeyleri kaçırıyorum” gerginliği yaratması olabilir, Japon kültürünü ele alış biçimi değil. 
 
İncitici Japonizm
Köpek Adası’na kültür zaptı üzerinden getirilen eleştirinin temelleri filmin başında verilen uyarıya dayanır: “Bu filmde insanlar anadillerinde konuşmaktadır (bazen çevirmen, yabancı öğrenci ve elektronik cihazlar sayesinde çevrilmeleri söz konusudur). Köpek havlamalarının tamamı İngilizceye çevrilmiştir.” Bu yüzden ilk bakışta filmin “yerlilere” kendi ağzından kendilerini anlatma fırsatını tanımadığı düşünülebilir. Zaten siyaseten doğruculuğun bugün geldiği noktada mağdur koltuğuna oturmak kolaydır.
 
Eleştirileri sivrilten bir diğer nokta, Wes Anderson sinemasının genel özelliğinden ileri gelir, çünkü filmlerinin hemen hepsi ödünç alınmış unsurlardan toplama bir estetiğe dayanır. Buna kestirmeden “hipster sinema” da denebilir. Ama Küs Kardeşler Limited Şirketi (The Darjeeling Limited, 2007) ile kıyaslandığında Köpek Adası’nın son derece hassas ve özenli davrandığı söylenebilir. Bahsi geçen ilk filmde Hindistan, egzotik bir duvar kağıdı olmaktan öteye geçmezken Köpek Adası’nda ekip, hikâyenin geçtiği dünyayı anlamaya çalışmaktan geri durmaz. Ve dahası bunu karşı tarafa anlatma ya da “tercüme etme” zahmetine sıra dışı ve dikkat çekici yollardan girer.
 
Köpek Adası için illa siyaseten doğruculuk yapılacaksa filmin hassas noktası, değişim öğrencisi Tracy’nin “beyaz kurtarıcı” olarak hikâyede yer alması olur. Bu noktayı haksız bulmak kolay değil; ama Tracy’nin film için gerekli pragmatik işlevi olan çevirmenlik gereği kilit bir role sahip olduğu da pekala düşünülebilir. Wes Anderson, malum; hem biçim hem içerikte elindeki malzemeyi mümkün olan en iyi şekilde kullanmayı bilen teknik bir yönetmen. 
 
Neden İncitici Olsun
Başkaldırı hikâyeleri anlatan Moonrise Kingdom (2012) ve Büyük Budapeşte Oteli’yle beraber bir üçlemenin son ayağı olarak düşünebileceğimiz filmde, kültür temsillerini problem etmek için dil kullanımını yok saymak gerekir. Dil ve çevirinin ustaca kullanımı sayesinde Japonların ne dublajla doğrudan ne altyazıda dolaylı olarak, yani “dışarıdan” bir elin müdahalesiyle kendilerini anlatmak zorunda kalması söz konusu değil. Köpek Adası’nda, İngilizce karşısında Japonca daha ayrıcalıklı ya da alçaltıcı bir konumda bulunmaz; bilenin anladığı (ve böylece belki ayrıntılarla daha fazla keyiflenebildiği) bilmeyenin anlamadığı bir dildir sadece. Bu denklemde çevirmenlere yaratıcı olduğu kadar ince düşünülmüş bir rol biçilmiş.
 
Dilin bu şekliyle kullanımını güçlendiren bir diğer nokta, filmin “-miş gibi yapmaması” ve mizahın iyileştirici gücünden faydalanmasından kaynaklanır. Örneğin Atari, Spots’u bulmak için plan geliştirdikleri sahnede uzun uzun konuştuktan sonra köpeklerden biri (Rex) diğerlerine (aynı zamanda seyirciye) dönüp “Keşke ne dediğini anlayabilseydik!” der. Rex, eşitsizlik ortamı ve kültür emperyalizmi yokmuş gibi davranmak yerine bunlarla dalga geçerken her şeye rağmen birlikte yaşamanın mümkün olduğu bir yerden konuşur.
 
Siyaseten doğruculuğun sahte ve ikiyüzlü; ayrışmayı ortadan kaldırmak yerine halı altına süpüren bir dil ürettiğini söyleyen Slavoj Zizek’e göre gerçekten iletişim kurmak, nefret söylemini tolerans odaklı bir dile çevirmekle mümkün değildir zira bu, uzaklığı pekiştirir. Ona göre bu durumu telafi edebilecek şey, filmin her anına eşlik eden mizahtır. Böylece yanlış anlama ve anlaşma, atmosfer değiştiğinde kolayca ortadan kalkabilecek bir sorun hâline gelir. Bu açıdan bakıldığında Köpek Adası, mevcut havayı teneffüs etmeye zorlamak yerine havayı değiştiren anlatısıyla Wes Anderson’ın en politik filmlerinden.
 
 
YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..