Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
01.04.2014 Sadece Aşıklar Hayatta Kalır Dünyayı Kurtaramayacağımıza Dair Küçük Bir Hatırlatma Zeynep Turan
 
Bir bakıma bu gezegen için her şey çok geçtir artık ve bana göre karşılıklı konuşmalar, birisiyle birlikte yürüyüşe çıkmak, bulutların üstümüzden kayıp gitmesi, ışığın bir ağacın yapraklarının üzerine düşmesi ya da oturup biriyle karşılıklı sigara tüttürmek gibi en basit şeyler daha önemli hale gelmiştir.” (1)
Jim Jarmusch
 
Elimizdeki sınırlı sayıdaki hikâyenin bugüne kadar defalarca anlatıldığını ve bundan sonra da anlatılmaya devam edeceğini de hesaba katarsak neyin dinlemeye değer olduğu sorusu üzerine düşünmemiz gerekir. Soyutlamalardan yola çıkarak belli meseleleri teorik zeminde tartışmanın ötesine vardıramayan, meselenin kendisini faillerin yerine koyan anlatılar ister istemez dinleyenin üzerinde otoriter bir yapı kuruyor. Özellikle ahlaki ve politik tercihler söz konusu olduğunda bu yapı işlevsel hale geliyor. Beyazperdede örneğine çokça rastladığımız bu anlatı yapısı karakterlerin deneyimlerini nasıl anlamlandırdıklarından ziyade deneyimin kendisine alan açıyor. Bu anlamda politik düzlemden yola çıkmadan karakterlerini merkeze alarak işe başlayan Jim Jarmusch ''ışığın bir ağacın yapraklarının üzerine düşmesinin'' ne kadar mucizevi olduğunu bireysel tecrübelerden hareket ederek büyük bir keyifle anlatabiliyor.
 
Jarmusch, karakterlerini olay örgüsünü geri planda bırakacak ve unutturacak kadar güçlü ve ikna edici şekilde yaratıyor. Hikâyenin faillerine alan açması, olaylardan ziyade olayı deneyimleyen karakterler üzerine odaklanması onu hegemonik bir anlatımdan alıkoyuyor. Cinsel arzularını müşterisi olan bir papaza lafını hiç sakınmadan patavatsızca anlatan bir taksi şoföründen hapishaneye düşen bir DJ'e, ''Nobody'' isimli bilge bir Kızılderiliden Elvis Presley hayranı Japon bir çifte uzanan her biri kendi tecrübesiyle bir hikâyenin anlatabileceğinden çok daha fazlasını aktarabilen; başlarına ne tür bir bela açacaklarından evvel belayı çağıran aymazlıkları, inatları, hırsları ve düşkünlükleriyle var olabilen karakterler bunlar.
 
Seyirciye her daim keşfedilecek bir alan bırakan Jarmusch Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive) ile bu alanı bir okyanusa dönüştürüyor adeta. Sadece kendi çıkarlarını düşünen, kendi ahlaki ve politik kaygılarıyla hareket edip dünyayı bir sisteme sığdırmaya çalışan ve kurtuluşun da bununla sınırlı kalacağını düşünen zombilerin dünya felsefesini reddetmekle kalmayıp, varoluşsal olarak da bir tepki ortaya koyabilecek iki karakter yaratıyor Jarmusch. Uzun süre evvel yeryüzüne indirilmiş ve epeydir zombi tecrübesine tanıklık eden; bu tecrübeyi kendilerine has bilge bir tavırla çözümleyebilen bu iki karakter bu anlamda Adem ile Havva'yı akıllara getiriyor. Adam ve Eve, Jarmusch'un Schubert'ten Newton'a; Dr. Caligari'den Jack White'a; Mary Wollstonecraft'tan Eddie Cochran'a kadar yeryüzünü yaşanır kılan zombilerle donattığı ve Gretsch'in büyülü tınılarıyla bezediği okyanusunun iki karizmatik vampiri.
 
“İntihara Meyilli Bir Serseri”: Adam
Nihayet kendi kanlarını da zehirlemeyi başaran zombilerin her türlü budalalığından sevgilisi Eve'in kollarına sığınan Adam, kimseyle paylaşmadığı besteleri ve yıllanmış enstrümanlarıyla Detroit'te gözlerden ırak bir yaşam sürmektedir. Sonsuz bir geç kalınmışlığın getirdiği umutsuzluk hissi Detroit'in ıssız ve karanlık sokaklarından süzülüp Adam'ın evindeki perdelerden içeri sızmıştır. Adam dünyanın iyi bir yerden gelmediğine şahittir ve iyi bir yere gitmeyeceğinden öylesine emindir ki… Eve'e sırtını dayayıp, şimdilerde otopark olarak kullanılan muazzam bir yapının, Michigan Theater'ın kalıntılarına müthiş bir sakinlikle öylece bakar. Kendi hayallerinden korkan ve hep iş işten geçtiğinde akılları başlarına gelen zombilerden bıktığını söyler her fırsatta. Beslenememekten ziyade bu umutsuzluk hali ve ''intihara meyilli bir serseri'' oluşundan ileri gelmektedir bitkinliği. Ölmediği her an umutsuzluğunu da büyütmüş, bir hastalık gibi yerleştirmiştir benliğine.
 
Eve ise her defasında Adam'ı güzel olanı görmeye, duymaya ve anlamaya davet edecek kadar bilge ve bir gece doğan dolunaya sanki ilk defa görmüşçesine hayretle bakabilecek kadar da feraset sahibi… Adam'ın yanına gitmeden önce Yasmine Hamdan'ın melodileriyle nefes alan Tanca'nın dar sokaklarından birinde yaşamaktadır Eve. Muhtelif dillerden kitaplarıyla baş başa, münzevi bir hayat sürmektedir. Bu kadar uzun süre yaşayıp Adam'ın hala anlayamadığı şeyi anlamıştır. Dünya iyi bir yere gitmiyor olsa da bir yere gidiyordur ve bu gidişi oturup izlemektense, ona bir şekilde dahil olmayı, mesela dans etmeyi teklif eder Adam'a.
 
Yeraltından “Muafiyet” Alanına
Karakterlerini kimi zaman Elvis'in hayaletinin dolaştığı Memphis sokaklarında, kimi zaman da zombilerin pek de uğramadığı Mississippi ırmağının kıyılarında gezdiren, Adam'ı ise bir ''yeraltı'' şehrine -Detroit'e- sürükleyen Jarmusch Eve'i de Fas'ın Tanca kentinden Adam'ın yanına getiriyor. Ne var ki on beşinci yüzyıldan kalma demode alışkanlıklarını terk edemeyen Eve'in kız kardeşi Eva yüzünden başları belaya giren ikili Detroit'ten tekrar Tanca'ya geçmek zorunda kalıyor. Bir zamanlar ABD otomotiv sektörünün can damarı olan, şimdilerde harabeye dönmüş birçok görkemli yapıya ev sahipliği yapan Detroit filmin görselliğine etkileyici bir şekilde katkı sunuyor. Bunun da ötesinde Adam gibi zombilerden olabildiğince uzakta yaşamak ve müziğini kimselerin ulaşamayacağı yerlerde saklamak isteyen bir vampir için sığınılacak en güvenli şehir burası. Her ne kadar kimileri için ölü bir şehir olsa da Detroit, Jarmusch onu kendisine has rengi ve dokusuyla ön plana çıkararak bir karakter gibi var edebiliyor.
 
Modern dünyadaki mevcudata karşı derin yokluk hisseden ve bu yokluktan sıyrılıp Afrika'nın egzotizmine kapılan birçok yazara, müzisyene ilham veren Tanca ise bavul dolusu kitaplarla yolculuk eden Eve için yaşamaya değer bir yer. Filmlerinin kendilerini zombi felsefesinin dışında tutan karakterlerle ilgili olduğunu söyleyen Jarmusch vampirlerin yaşayabilmesi için tercihini Afrika'nın bir liman şehrinden yana kullanır. Adam ve Eve yaşamaya devam edebilmek için Detroit'i değil, Tanca'yı tercih ederler. Zombilerin her türlü yasağından, ahlak bekçiliğinden azade, William Burroughs'un ifadesiyle ''muafiyet'' merkezi sayılan Tanca, 60'ların Beat Kuşağı’nın politik tecrübesinin edebiyat ve müzik ayağını uzun süre muhafaza etmiştir. Bu açıdan bir dönem Jean Genet'yi, Paul Bowles'ı ağırlayan Tanca'nın, Adam ve Eve için yeni bir başlangıca ya da kaldıkları yerden devam etmeye zemin oluşturması tesadüf değildir.
 
Jarmusch'un zombiler tarafından istila edildikten sonra terk edilen şehirleri ile yine zombilerin yalnızlığa sürüklediği vampirleri bu yüzden birbirini andırıyor. Bilimin kabul etmediği, müziğin duymadığı, tarihin acımadığı tüm şehirler, göçmenler, yabancılar, samuraylar dahil Jarmusch'un zombi felsefesinden uzak tuttuğu filmografisinde ölçülü bir sahiciliğe kavuşma imkânı buluyor. Jarmusch, dışarıda bırakılmışları merkezine alan anlatı yapısıyla genellemeci ve indirgemeci mantığın çok uzağında sonuca odaklanmayan bir çizgide ilerletiyor sinemasını. Böylelikle dün ve bugün kurtarılamamış, yarın da kurtarılamayacak olan yerküre üzerinde her gün yeniden keşfedebileceğimiz binlerce küçük, önemsiz şeye tekrar bakmamızı ve asıl kurtarılması gerekenin bizzat bizler olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
 

(1) Ludvig Hertzberg, Jim Jarmusch, Agora Yayınları, s. 95
 
 
YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..