Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
10.01.2018 Godard ve Ben Devrim ve Sinema Arasında Zeynep Turan
Geçmişe dair konuşmak hem politik hem de toplumsal yönü olan modern bir tecrübe. Geçmişi hatırlama ve onu anlatma biçimiyse bireylerin ve toplumların kendilerini oluşturma şekliyle yakından ilişkili. Toplumların hafızası kendi kültürel ve ideolojik eğilimlerinin izin verdiği sınırlar dahilinde oluşur. Bu oluşum süreci siyasetçilerin söylemlerine, tarih kitaplarına, hatıratlara, kent meydanlarına inşa edilen anıtlara kadar geniş bir alana yayılır. Uzamsal olarak genişleyen, zamanı ve mekânı kuşatan yapısıyla hafıza, kimi zaman nostaljik anlatılarla örülür. Aslında öyle yaşanmamış geçmişin her şeyin yolunda gittiği varsayımıyla hatırlanmak istenmesi, tüm olumsuzlukların ortadan kaldırıldığı bir anlatı geleneği olan nostaljiye alan açar.
 
Sinema ve dizi sektörü hatırlama, hatırlatma eylemlerinin en sık yapıldığı alanlar. Geçmişte yaşanmış tarihi olayları, o olayların kahramanlarını, tarihteki önemli şahsiyetlerin biyografilerini beyazperdeye taşıyan dizi ve filmler her dönemde olduğu gibi bugün de üretiliyor. Bu sinematografik üretimi, kolektif hafızadan bağımsız düşünemeyiz. Topluma mal olmuş isimleri kimler aracılığıyla hatırladığımız kadar onun bize nasıl hatırlatıldığı, aktarıldığı da önem teşkil eder. Godard ve Ben muhayyel bir geçmiş tasarlamadan, nostaljiye kaçmadan Jean-Luc Godard’ın hayat hikâyesinden bir kesit sunuyor. Yönetmen Michel Hazanavicius’un bol ödüllü The Artist’ten (2011) sonra çektiği film, Godard’ı usta bir yönetmen oluşunun ötesinde sıradan insanın yaşayabileceği hayal kırıklarını, çelişkileri tecrübe etmiş bir karakter olarak tasarlıyor.
 
Yeni Dalga’nın usta yönetmeninin yaşadığı çıkmazları Hazanavicius’un sinematografik dili üzerinden hatırlamak bugün için anlamlı. Yönetmenin farklı zaman ve mekânlarda başka insanların yaşayabileceği gerilimleri Godard biyografisi üzerinden seyirciye aktarması, bu gerilimleri konuşmak için fırsat sunuyor. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında -devrim fikrinin konuşulduğu bugünlerde- devrim ve sinema arasında sıkışan Godard portresi, 68 Olayları tecrübesinden elimize ne kaldığıyla ilgili bir aktarım sağlıyor. Bu aktarımı mümkün kılan temel unsur ise Hazanavicius’un filmde kurduğu atmosfer. 
 
Hazanavicius’un Godard’ı
Çinli Kız (La Chinoise, 1967) filminde başrolde oynattığı Anne Wiazemsky ile ilişkisinin merkezde olduğu film Godard’ın kafa karışıklıkları üzerine. Ona göre devrim bütün sinema yapma biçimlerini çöpe atmaktır. Bu yüzden Godard’ın öldüğünü ve önceden yaptığı filmlerin hiçbir şeye benzemediğini söylemeye başlar. Fordist üretim koşullarının reddine dayanan alışılageldik işçi eylemlerinin yerini, üniversite ve fabrika işgallerine bıraktığı 68 olayları başlar. Paris sokak gösterileri, polis şiddetiyle iç içe geçer. Tüm bunların ortasında kalan Godard’ın devrimci duygularıyla çektiği Çinli Kız eleştirmenlerin beğenisini kazanamaz, Çinliler tarafındansa bir aptalın filmi olarak değerlendirilir. Ellerinde olsa filmin ismini dahi değiştireceklerdir. Godard ise duyduğu her yorumdan etkilenen, çabuk bozulan ve daha çabuk bozan bir sinemasever olarak karşımızdadır. Bir taraftan ülkenin hali ortadayken sokaktan kopmamak için debelenir. Diğer taraftan yeni bir Godard’ın doğması için arayıştadır. Burjuva arkadaşlarının iki yüzlülüğüne daha fazla tahammül edemediği için yaptığı tartışmalar, kopardığı bağlar zaman zaman ayağına dolanır.
 
Filmde anlatılan Godard’ın insan ilişkileri kötü, arızalı bir karakter olduğu noktasında uzlaşmak kolay. Film de bu fikir üzerinden ilerler. Ancak Godard’ın arızası belli doğruların, normallik tanımlarının karşısında belirir. Kaldı ki amfi toplantısında Filistin’i gündem etme şekli, Cannes’dan Paris’e dönerken burjuva arkadaşlarıyla giriştiği kavga, devrimle ve sinemayla ilgili görüşlerindeki farklılıklar, onu çevresiyle ters düşürür. Bu noktada arızanın hangi tarafta olduğunu bir kere daha düşünmek gerekebilir. Hazanavicius’un çizdiği Godard düşüncelerine sonuna kadar katılabileceğiniz ya da tamamen reddedebileceğiniz bir portre değil. Bunun önemli sebeplerinden biri de Godard’ın kendi düşüncelerini acımasızca eleştirebilmesi, onlardan vazgeçebilme yeteneği. Üniversitede katıldığı bir öğrenci toplantısında Godard’ın Coca Cola’dan farkı olmayan bir tüketim malı olarak görülmesi fikri bile hoşuna gider. Ona göre işin doğrusunu gençler, öğrenciler bilir, yaşlılar ise ona iyi gelmez. Yine bir sokak gösterisine katıldığı sırada iki öğrencinin kendisiyle ilgili yorumu iyice kafasını karıştırır. Devrim üzerine fikirlerini paylaşan Godard’a iki genç kendisinin dışişleri bakanı olmadığını, sanatçı olduğunu hatırlatır. 

Film sorumluluk, devrim bilinci ve sanat-kârlık arasındaki çetrefil ilişkiyi yalın ve anlaşılabilir düzeyde ele alır. Bunun seyircinin de yaşayabileceği doğal bir süreç olduğunu hatırlatan bir formda sunar. Hazanavicius’un yaptığının geçmişi hatırlama ve yad etme pratikleri açısından işlevsel bir formül olduğunu söyleyebiliriz. Godard’ın film boyunca Mao’dan yaptığı alıntıların sloganik ya da eğreti durmayışının sebebini ise filmin muzipliğinde aramak gerek. Godard ve Ben güldürü unsurlarıyla örülü hikâyeyi anlatırken, benzer muzip tavrı görüntü formatındaki değişikliklere de taşıyan seyirlik bir yapım.  

 

YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..