Hayal Perdesinin Gözünden
Türk Sineması Araştırmaları
20.07.2016 İnatçılar Kayıp Anlamın Peşinde Zeynep Turan
“Ağır ağır sürüklenen bu halkın bilincini besleyen nasıl bir rüyaydı da katlanabiliyordu yazgısına? Hakikatle yaşaması imkânsızdı, kederinden ölüverirdi kendisine dair hakikati bilse. Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri, çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur.”(1)
 
Oğuz Adanır, dinler ve inançlar, yasalar ve kurumlar, gelenek ve göreneklerin kökeninde “anlam” sorununun yattığını söyler.(2) Mitolojilerin amacı evrende yapayalnız olduğunu düşünen insanın çıldırmasının önüne geçmektir. Binlerce yıldır insan zihnini meşgul eden simgesel çözümlemeye karşılık bilimsel çözümleme daha yakın tarihlidir. Ancak simgesel düşünce öneminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Bunu sinematografiye uyarladığımız zaman imgeler aracılığıyla düşünen yönetmenin mantıksal bir bileşim yakalayabilmesi oldukça zordur.
 
Filmlerde çift yönlü anlam akışının olduğunu söyleyebiliriz. Biri anlatılan hikâyedeki karakterlerin anlam arayışı; diğeri sinematografik dil yetisini ölçebileceğimiz anlatım biçimi üzerinden şekillenen imgelerin uyumu ve buradan süzülen anlam. Birinci husustaki serüven bizi doğrudan yönetmenin ya da senaristin zihin dünyasına taşırken; ses, kurgu, senaryo, ışık, renk gibi anlatım kodları ise kendi içinde bir anlam üreterek filmin biçimsel yapısını doğrudan etkiler. Grímur Hakonarson’un İzlanda yapımı ikinci uzun metrajı İnatçılar (Hrútar, 2015) ustaca kurgulanmış diliyle hem sinematografik anlam hem de yaşam ve onun anlamına dair düşündüren dokunaklı bir film.  
 
Yaşama Duyulan Zayıf Güven
Yıllardır birbiriyle konuşmayan iki erkek kardeş Gummi ve Kiddi’nin aralarına ördükleri sarsılmaz duvar yavaşça çatırdar ve aniden yıkılır. Aynı zamanda kapı komşusu olan ikiliyi buna zorlayan unsur ise hayatlarında anlam olarak ürettikleri yegâne şeyin ellerinden alınması olur. Hákonarson çok “basit” bir sorun atar ortaya: Babalarından miras kalma Bolstadir cinsi koyunlar yetiştiren Gummi ve Kiddi kasabada düzenlenen yarışmaya katılır. Kiddi’nin düzenlenen yarışmada birinci gelen koçunda virüs tespit edilmesiyle bütün kasabanın sürüsü devlet yetkilileri tarafından itlaf edilir. Kasabalı kısa zamanda yapacakları başka bir iş olmadığından merkezi bir yere taşınmayı, başka bir hayat kurmayı gündemine alır. İki yıl boyunca koç yetiştiremeyecek olmak lüzumsuz ama telafi edilebilir bir anlamsızlığa yol açacaktır.
 
Her ne kadar yetiştirdikleri bir canlının ölümünden dolayı müteessir olsalar ve hayatlarında bir anlam boşluğu oluşsa da; sürü kolay ikame edilebilir bir gelir kaynağıdır. Kaldı ki anlam hiçbir zaman tek başına var olmamış; insanın harekete geçmesiyle üretilmiş, ete kemiğe bürünmüştür. O zaman yeni bir anlam üretimi için yola çıkma imkânı varken, insan neden kalmakta ısrar eder? Kiddi’nin batı fiyortlarında hormonlu koyun yetiştirmeye mecbur bırakılmasına “bizi de onlarla öldürsünler” diyerek karşı çıkışı, yalnızca doğa ve hayvan sevgisiyle ya da bunun geleneklerine bir tehdit oluşturmasıyla açıklanamaz.
 
Kasabada hiç kimse itiraz etmezken iki kardeşten birinin kendisini alkole vermesi, diğerinin ise sessiz sedasız koçunu ve birkaç koyununu evinin alt katında beslemeye devam etmesi insan ile doğa arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin anlam dünyasına dair bir öngörü sunar. Hákonarson bu anlamı gereksiz romantizm ve trajediye maruz bırakmamak için sinematografinin biçimsel yapısını devreye sokar. Gummi ve Kiddi yan yana yaşasalar da arazi kavgası yüzünden kırk yıl boyunca birbirlerinin yüzüne bakmayacak kadar inatçı iki karakterdir. Aynı zamanda onların kasabada kalmakta ısrarcı oluşunun çok geçerli ve makul bir sebebi daha vardır: Kasabanın en iyi beslenmiş, en iyi bakılmış iki koçu onların çiftliklerinde yetişmiştir. Yönetmen, Gummi ve Kiddi’nin hikâyesini böylelikle rasyonel bir zemine çeker ve geleneksel koç yarışmasının ödül töreninde okunan şiirle tartışmayı bir üst perdeye taşır:
 
“Bu ulusun tarihinde hiçbir şey daha önemli olmamıştır,
Buz ve ateş ülkesinde hayatta kalmaktan
Ve her koşulda
Tüm zorluklara karşı güçlü ve sert,
Bin yıl boyunca insanlığın dostu ve kurtarıcısı
Her gün, neşeyle ve cefayla
Koyunların hayatı iç içe geçmiştir
Çobanıyla, onun emeğiyle, sabrıyla.
Eğer koyunlarımız mutluysa,
Güneş hepimizi ısıtır ve kutsar.
Eğer koyunlarımız mutsuzsa,
Karanlık ve haindir gece.”
 
Seyirciyi düşünce ve olaylar atmosferine hazırlayan bu şiir, filmin anlam dünyasıyla biçimi arasındaki harmoniyi dışavurur. Kasaba halkı için bir tür ritüele dönüşen bu yarışma, koç yetiştiriciliğinin toplumsal yönünü öne çıkarırken çobanın sürüyle ilişkisini de yeniden anlamlandırır. Koyunların mutluluğunun güzel şeylerin koşulu olduğuna inanmanın geçim kaynağı şeklinde mantıklı bir açıklaması olduğu gibi bunun şiirle ifade edilişi, filme metafizik bir boyut katar. İzlanda coğrafyasının sinemasal mekânı ve zamanı genişleten görünümünün karakteristik yapısı, filmin doğayı ciddiye alan mütevazı duruşu, karakterlerin sahici oluşu bu boyutu derinleştirir.
 
İnatçılar, kıssadan hisse formunda anlatılan birçok edebi eseri, anımsatan yönüyle ders niteliğinden ziyade hisse ve hal üzerine düşünmeye iten modern ve özgün bir anlatıya sahip. Hem düşündürdüğü anlam problematiği hem de bunu ortaya koyuş biçimiyle aslında Polinezya yerlilerinin yükümlülükler sistemini inşa edişinden peygamberlerin gönderildikleri zaman ve mekâna söz ile tesirine kadar modern gündelik hayatta çoğu zaman izini zor bulduğumuz bir anlam üretimi sorununun dünya var oldukça devam edeceğini hatırlatır.
 
Hazreti Hacer’in Safa ve Merve tepeleri arasındaki ısrarlı gidiş gelişi, Nazar Çagatayev’in sabırla ortak bir yaşam kuracağı günü beklediği Can halkının yaşama ısrarı, Dierili birinin kendi klanının veya atalarının kutsal şarkısını söyleyerek ölümcül hastalığından kurtulma çabası (3), Gummi ve Kiddi’nin Bolstadir cinsinden kalan tek koçlarını çok zor şartlar altında dağa kaçırmaları… Tüm bunlar belki de anlam üretiminin kutsalla bağını tekrar göstermek ve bu bağı yeniden kurmak için yaşama olan zayıf güveni bir şekilde dengelemenin kaçınılmaz yoludur.
 
 
(1) Andrey Platonov, Can, (İstanbul: Metis, 2013)
(2) Oğuz Adanır, Sinemada Anlam ve Anlatım, (Say Yayınları, 2012)
(3) Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji, (Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2011)
 
 
YORUM YAZ:
Ad Soyad:
Yorumunuz:
Kalan: (Sadece 600 karekter olabilir)
ARKADAŞINA GÖNDER:
Ad Soyad:
Email Adresiniz:
Arkadaş(lar)ınızın Email Adresi:

birden fazla email adresi yazacaksanız boşluk ile ayırmalısınız.
NOTUNUZ:
Bilim ve Sanat VakfıKüre YayınlarıKlasik Yayınlarıİstanbul Şehir Üniversitesi
Hayal Perdesi © 2010 - [email protected] Yayımlanan malzemenin bütün hakları Hayal Perdesi’ne aittir. Kaynak göstererek alıntılanabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına, reklamların sorumluluğu ilan sahiplerine aittir..